Uzun süre hayatın doğru kararlarla düzene girebileceğine inandım.
Yeterince dikkatli düşünürsem, doğru zamanı beklersem, doğru insanı seçersem, doğru yerde durursam hayatın biraz daha öngörülebilir olacağını düşündüm.
Sonra hayat, kendi payını hatırlattı.
Planların bozulduğu günler oldu. Çok istediğim şeyler olmadı. Hiç istemediğim şeylerin içinde kendimi buldum. İnsanlar değişti. Ben değiştim. Bir zamanlar kesin gördüğüm yollar kapandı, hiç hesaba katmadığım yollar açıldı.
Epiktetos’un o eski ayrımı geliyor aklıma sık sık: Bize bağlı olanlar ve olmayanlar.
Cümle çok sade.
Yaşaması değil.
Çünkü insan yalnızca kendi kararlarıyla yaşamıyor. Başkalarının kararlarının, tesadüflerin, karşılaşmaların, zamanın, bedenin, koşulların içinde yaşıyor.
Birini sevebilirim.
Ama onun beni sevmesini sağlayamam.
Bir şey için elimden geleni yapabilirim.
Ama sonucunu garanti edemem.
Bir yerde kalmak isteyebilirim.
Ama hayat orayı benim için aynı bırakmayabilir.
Bunu kabul etmek uzun süre bana teslim olmak gibi göründü.
Şimdi öyle düşünmüyorum.
Kontrol edemediğim şeyi görmek, ondan vazgeçmek değil. Onun karşısında kendi yerimi daha açık seçmek gibi geliyor bana.
Spinoza’nın özgürlük fikrini bu yüzden seviyorum. Özgürlüğü, dünyadan bağımsız ve sınırsız bir irade gibi düşünmüyor. İçinde bulunduğumuz nedenleri, zorunlulukları, bizi etkileyen şeyleri ne kadar anlarsak o kadar özgürleşebileceğimizi söylüyor.
İnsan kendini her şeyin dışına çıkaramıyor.
Ama nerede durduğunu görebiliyor.
Bu düşünce benim için rahatlatıcı.
Çünkü hayatın her şeyi benim seçimlerimin sonucu değil.
Her kayıp yanlış bir karar değil.
Her gecikme başarısızlık değil.
Her bitiş bir hata değil.
Bazı şeyler yalnızca oluyor.
Bir mevsim bitiyor.
Bir arkadaşlık eski biçimini kaybediyor.
Bir ev artık ev gibi hissettirmiyor.
Yıllarca istediğim bir şey, gerçekleştiğinde eski anlamını taşımıyor.
Kendimi başka bir hayatın içinde buluyorum.
Ve sonra önümde tek bir soru kalıyor:
Burada nasıl yaşamak istiyorum?
Simone de Beauvoir’ın özgürlük üzerine düşünürken sürekli geri döndüğü yer de burası. İnsan özgürdür, ama boşlukta değil. Bir durumun, bir tarihin, bir dünyanın içinde özgürdür.
Bu bana daha gerçek geliyor.
Çünkü hayatım hiçbir zaman önümde duran boş bir sayfa olmadı.
Zaten hiçbirimizin değil.
Doğduğumuz aileyi seçmiyoruz. Karşımıza çıkacak insanları bilmiyoruz. Hangi gün hangi haberin geleceğini bilmiyoruz. Bir sabah uyandığımızda dünyanın aynı kalacağına dair elimizde hiçbir sözleşme yok.
Yine de bütün bunların içinde küçük seçimler yapıyoruz.
Birine nasıl davranacağımızı seçiyoruz.
Gideceğimiz yolu.
Kalmayı.
Gitmeyi.
Bir şeyi affetmemeyi.
Bir şeye yeniden başlamayı.
Sabah perdeleri açmayı.
Kendimize iyi gelen bir hayatı yavaş yavaş kurmayı.
Sanırım özgürlüğü en çok burada hissediyorum.
Her şeyi belirleyebilmekte değil.
Her şey belirlenmişken bile kendime ait küçük bir alan bulabilmekte.
Hayatın bana ait olmayan tarafıyla kavga etmek yorucu.
Zamanı durduramıyorum.
İnsanları aynı tutamıyorum.
Geçmişi düzeltemiyorum.
Sevdiğim şeylerin sonsuza kadar yanımda kalmasını sağlayamıyorum.
Ama hâlâ burada ne yapacağıma karar verebilirim.
Bir şey bittiğinde ona nasıl veda edeceğime.
Bir şey başladığında ona nasıl yaklaşacağıma.
Bir insanı severken ne kadar açık olacağıma.
Bir günü geçirirken neye dikkat edeceğime.
Hayatın tamamı bana ait değil.
Bunu artık kötü bir haber gibi duymuyorum.
Tam tersine, üzerimden büyük bir yük alıyor.
Dünyayı taşımam gerekmiyor.
Her şeyi çözmem gerekmiyor.
Her sonucu önceden bilmem gerekmiyor.
Bana düşen, kendi payımı tanımak.
Ve onu mümkün olduğunca dikkatli yaşamak.
Gerisini hayat zaten yapıyor.
